• Hûn bi xêr hatin - - Malpera Gundê Tawliya - - Sayfamıza Hoşgeldiniz - - Tavlıören Köyü Sitesi







  •  

    HACER TEYZE
    Abdullah Kaya

    İlk kez Konya terminalinde gördüm Hacer Teyzeyi. Ankara'ya gitmek için bir buçuk saat sonraki otobüste yer bulabilince, çaresiz yolcu bekleme salonunda oturabileceğimiz bir yer aramıştık. O da orda oturuyordu. Eşimle port-bebe içindeki henüz altı aylık oğlumuzu ortadaki sehpaya koyup karşısındaki iki koltuğa oturduk. Aylardan Eylüldü.

    Hacer Teyze oturduğu yerden uzanıp oğlumuza bakmaya çalışıyor, çıkardığı sesleri duymak için kulak kabartıyordu. Üzerindeki sarı kazak kirden grileşmiş, koyu renkli şalvarının sarı, pembe çiçekli desenleri kirden yer yer seçilemiyordu. Güneş yanığı yüzü iyiden iyiye buruşmuştu. Toz içindeki yüzünde akan terler, çamurlaşarak belirgin izler bırakmıştı. Ağzını açıp kapadığında yüzü dişsiz ihtiyarların o garip yüz şeklini alıyordu. Derine kaçmış kahverengi gözlerinde fer kalmamıştı. Hacer Teyzenin oğlumuza bakışı eşimi tedirgin etmişti başlangıçta. Ben O'nunla konuşmak için bir neden ararken,

    "Bala sizin mi?" diye atılmıştı Hacer Teyze.

    "Evet..." dedim.

    "Allah bağışlasın yavrularım, Allah bin yaşına erdirsin..."

    Bizimle konuşabilmenin verdiği cesaretle olacak, biraz daha uzanmıştı Hacer Teyze oğlumuza bakmak için. Büyük bir sevgiyle bakıyor, o an feri kaçmış gözleri ışıldıyordu. Ancak vücudunun sağ tarafı hareketsiz; adeta oturduğu koltuğa çivilenmiş gibiydi.

    “Teyze hasta mısın” diye sormuştum.

    “Evet oğlum çok hastayım. Aha şuramda, sağ yanımda bir illet çıkmış ki bir tarafa yekinemem”

    “Doktora gittin mi ?”

    “Gittim oğlum, nereye gittimse param olmadığı için kovdular beni; önce SSK’ya gittim 'sigortan var mı' dediler, 'yok' dedim beni kovdular; sonra Tıp’a gittim yeşil kart sordular, ‘yok’ dedim beni kovdular; Numune’ye gittim; oradan da beni kapı dışarı ederlerken vicdan sahibi bir doktor bana sahip çıktı, beni muayene etti, aha şu ilaçları da bana bedava verdi” demişti elindeki ilaç dolu poşeti bize göstererek.

    “Hangi mahallede oturuyorsun Teyze? Muhtara söyle sana bir yeşil kart çıkartsın”

    "Sille’yi bilir misin oğul?”

    “Bilirim teyze; çok güzel halıları vardır...”

    “Oradanım kuzum işte... Konya'ya 7 km'dir bizim Sille. Muhtara da çok söyledim ama bana yeşil kart çıkartmadı.”

    “Kimin kimsen yok mu” diye atılmıştı eşim.

    “Var kızım” demişti, “iki oğlum var; biri İzmir’de subay biri İstanbul’da öğretmen,” derken birden gözlerinden yaşlar belirmişti. Eşimin “neden sana bakmıyorlar teyze” demesi O’nu büsbütün hüzünlendirmiş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Konuşmak için göz yaşlarına hakim olmak istiyor, her defasında söz boğazında düğümleniyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Bir süre öylece ağladı. Biraz rahatladıktan sonra,

    “Karıları”dedi hıçkırarak, “Karıları bakmaz bana...”

    “Olur mu teyze insan annesini böyle perişan eder mi?”

    “Etmez ama, ne yapayım... Allah işlerini rast getirsin...”

    Hıçkırıklarla bunları anlatırken gözlerini bana çevirdi:

    "Sille halılarını bilirsin ha oğul! Senin bu Hacer Teyzenin ellerinden kaç tane Sille halısı çıktı bilir misin?" dedi derisi buruş buruş olmuş ellerini uzatarak. Elleri titriyor, parmaklarını düz tutamıyordu. O güzelim sille halılarının bu parmakların eseri olduğuna inanmak güçtü artık.

    “Damlar dolusu” diye devam etti. “Damlar dolusu halı dokudum, ama bir tanesine bile sahip olamadım. Şimdi olsalardı ben böyle kapı önlerinde, duvar diplerinde mi kalırdım?” Eşim “ne oldu o kadar halı” diye sordu. O da uzun uzun anlatmaya başladı: “Beyim erken öldü. İki balayla kaldım meydanda... İbrahimim dokuz yaşında, Mehmet Eminim yedi... Rahmetli çok isterdi balalarını okutmayı. Mademki o isterdi okutmayı, ben de okuturum dedim. Köylük yer... dulum, bir başıma yazı-yabana, tarlaya-tapana gidemez oldum. Çocukların amcaları işlediler tarlalarımızı. Bizim unumuzu, bulgurumuzu veriyorlardı. Undan bulgurdan artık bir şey görmedim tarlalardan. İki çocuk nasıl okur böyle? Onlara şehirde yatacak yer, yiyecek, harçlık lazım. Düşündüm taşındım, halı dokumaktan gayrı elimden başka bir şey gelmez. İşte böyle diyerekten başladı Hacer Teyzeniz gece gündüz halı dokumaya...

    “Gün batımı sığırtmaç sürüyü köye getirdiğinde dört gözle beklerdim ineklerimin yolunu. Nasıl beklemem? Mehmet Eminimin, İbrahimimin sütünü, yağını, çökeleğini alırım onlardan. İneklerimi rahatlattıktan sonra tavuklarımı kümese sürerdim. Hava iyice kararmış olurdu. Otururdum tezgahın başına... Dokurdum, dokurdum, dokurdum... saati unuturdum, bir bakardım gece yarısı olmuş, bir bakardım şafak atmakta... Sabahlara kadar dokurdum kuzularım. Bilir misin sabah nasıl kalkar insan o tezgahın başından? Omuzların ağrıdan koptu sanırsın, parmak uçlarından omuzlarına doğru bir ince sızı yayılır ki sorma gitsin kuzum... kalkmaya yekindiğinde bacaklarına hükmün geçmez, hepten uyuşmuşlardır, uzun zaman kendi ayaklarının üzerinde yürüdüğünü anlamazsın... bu halde sabahları salardım ineklerimi, tavuklarımı. Sonra başı yastığa değerdi Teyzenizin. Böylece yıllar geçti. İbrahimimle Mehmet Eminim okudular, okullarını bitirdiler; elleri ekmek tuttuğu gün dünyalar benim olmuştu, çok çekmiştim, ama emeklerim boşa gitmemişti. Bütün çektiklerimi unutmuştum. Sonra sırayla evlendirdim onları damlar dolusu halılarımdan satarak... Ama olsundu, onların mürüvvetini görmüştüm ya...

    Onların düğünlerinde bütün acılarımı unuttum. İbrahimim İzmir’de subay, Mehmet Eminim İstarbul’da öğretmen olmuştu. Ben de yorulmuştum artık. Evlerimin çorağını atmakta, sıvasını, badanasını yapmakta zorlanıyordum. Tasa edinmedim kendime, nasılsa oğullarım gelip beni götürecek diye... Sırayla geldiler; ama her seferinde 'seni gelecek sefer götüreceğiz’ diyerek halılarımdan ne kadar götürebiliyorlarsa götürdüler o yılan karıları. Ben de onlara inandım her seferinde. Gelip beni götüreceklerdi... Her seferinde halılarımın bir kısmı gitti, ben kaldım. Nasıl olduysa bir seferinde beni götürdü Mehmet Eminim. Oğlumun evinde bir köşede oturmaktan daha iyi ne olabilirdi benim için? Sessiz sedasız oturdum köşemde. Ama ben hissediyordum ki oğlumun evinde istenmiyorum. Hele o zaman küçük olan torunum Zeynep'i sevdiğimde bunu daha iyi anlıyordum. Ona da eyvallah dedim. Uzaktan sevdim Zeynebimi.”

    Burada anlıyorum Hacer Teyze’nin neden büyük bir sevgiyle oğlumuza baktığını. O ise ara vermeden devam ediyor:

    “Bir vakit sonra da İbrahimime gönderdiler beni. Orda da köşemde oturdum; huzurları bozulmasın istedim. Ama olmadı, bir kere istemiyorlardı beni... Ne yapsam nafileydi. Yılan kadın mercimek çorbasının bana dokunduğunu bildiği için her gün bana mercimek çorbası verirdi. Kafama koymuştum, yaklaşan bayramdan sonra Silleye dönmeyi... 'Bu şehir bana göre değil' diyecektim, 'burada canım sıkılıyor' diyecektim, 'Sille gözümde tütüyor' diyecektim, 'beni Silleye gönderin' diyecektim... Keşke bayramı beklemeseydim de o yılan karılara kovdurmasaydım kendimi... Onlar beni bayramdan önce evlerinden kovdular...”

    Hikayesinin burasında anlatmaya ara verip gözlerini yere dikmişti Hacer Teyze. Kör bir kuyunun dibindeydi adeta... O an, bulunduğu ortamdan kopmuş gitmişti. Hacer Teyzenin hikayesinin sonunu merak eden eşim,

    “Oğulların bir şey demediler mi” dediğinde başını kaldırmış yüzümüze bakmış, yeniden ağlamaya başlamıştı Hacer Teyze.

    “Yok kuzum... yok...” demişti. “Ben de ona yanarım kuzum... karıları beni kovarken onlar bir kez olsun gözlerini kaldırıp yüzüme bakmadılar. On yıldır da ne aradılar ne de sordular... " Anlatımının burasında öfkeleniyor Hacer Teyze

    "Okumaynan, öğretmen olmaynan, subay olmaynan insan atasını atar mı? Attılar işte... Ne olduysa o okullarda okurlarken oldu. İbrahimim subay okulunda okumaya başladığında artık beğenmez oldu evini, köyünü... Sanki o köyde doğmamış, o köyde büyümemişti... Sanki o köyden biri değildi... El olup gitmişti. Sonrada Mehmet Eminim... Hem ben onlardan fazla bişey istemedim ki, istememde... Evlerinde sıcak bir köşem olsaydı, birde torunlarımı kucaklasaydım. Aha sizin bala kadardı Zeynebim. Sarılıp koklayamadım. Burnumda tütüyor, her aklıma geldiğinde halen o bebek kokusunu duyarım Zeynebimin. Torunlarımı sevip koklamayı çok gördüler bana...”

    Eşim,
    “Bak Teyze sen onlara yine de beddua etmiyorsun” dediğinde

    “Tövbe!.. Tövbe!..” diye heyecanla atılmış, “bir gün dahi ah etmedim kuzularım; bundan kelli de etmem! Ama bir insan kendisini evladı da olsa kimsenin insafına bırakmamalı! Evladı da olsa!... İnsanoğlu çiğ süt emmiştir, ne yapacağı belli olmaz. Bunu tez vakitte belleseydim halılarımı verir miydim?”

    Hacer Teyze bunları anlatırken, ortaokul yıllarıma götürüyor üzerindeki sarı, kirli kazak... Okulumuzun etrafında dolanıp duran Gümüş’ü hatırlıyorum. Onun üzerinde de sarı ve Hacer Teyze’ninki kadar kirli bir kazak olurdu sürekli. Bazı günler Hacer Teyze’nin oğlumuza baktığı sevecenlikle bakardı okuldan evlerine dağılan biz çocuklara... Bazı günler ise, yüzlerce çocuğu göremeyecek kadar kayıtsız olurdu etrafına... Bu yaşlı kadın hakkında bildiğimiz tek şey ise oğullarınca terk edildiğiydi... Kirlenmiş sarı renk terk edilmenin, sahipsizliğin rengi olarak nakşolunuyor beynime... Ben bunları düşünürken eşim,

    "Sonra ne yaptın teyze?" diyerek anlatımını sürdürmesini sağlamıştı Hacer Teyzenin.

    "Çektim geldim Sille'ye. Beni yanlarına götürürken 'artık bizim yanımızda kalacaksın' diyerekten ineklerimi, tavuklarımı satmışlardı ya... İneksiz, tavuksuz kalmıştım bir de... Halı dokudum yine; ta ki bu hastalığım peydahlanana kadar. Ama eskisi gibi değildim artık. O akşam tezgaha oturup şafakla kalkan Hacer'den eser kalmamıştı. Yine de bir inek, bir kaç tavuk aldım dokuduğum halılarla. Köylük yerde bunlar olmazsa insan aç kalır kuzularım... Hastalanana kadar idare ettim; komşularda yardım etti, hepsinden Allah razı olsun... Hastalandığım ilk günler pek kaale almadım; geçer dedim, ama geçmedi, her geçen gün daha da alta düştüm. Sonunda geldim hastaneye işte..."

    "Silleye gitmek için mi burda bekliyorsun?"

    "Yok kuzum, hem Sille'nin otobüsleri burdan kalkmaz. Burda gecelerim. Her gün Sille'ye gidip gelecek param yok..."

    "Zor olmuyor mu teyze senin için?"

    "Gayrı yattığım yeri düşünmem; amma çok üşürüm, sabaha karşı çok üşürüm. Onunda çaresi yoktur kuzum."

    "Saat 17'de hareket edecek otobüslerin sayın yolcuları..." anonsuyla ayrılıyoruz Hacer Teyzeden. Bir kaç gün Sille'ye gidip gelecek kadar para vermek dışında bir şey gelmemişti elimizden. O yine gözlerini ayıramıyor oğlumuzdan ve büyük bir sevgiyle uğurluyor bizi.

    Aklımızın ve yüreğimizin birer parçasını Hacer Teyze’de bırakarak binmiştik otobüse. Otobüs hareket etmiş Konya'dan uzaklaşmaya başlamıştık. Aramızdaki mesafe an be an artarken, vefasızlığın, terk edilmişliğin, sahipsizliğin, canlı heykeli Hacer Teyze, aklımızda ve yüreğimizde hep aynı yakınlıkta kalmıştı.
    ***
    İkinci kez televizyonda Savaş Ay’ın 'A Takımı' programında gördüm Hacer Teyze’yi. Aradan bir altı ay kadar geçmişti. Eli yüzü tertemizdi. Gözleri ışıl ışıldı. Sarı, kirli kazağı yoktu üzerinde, yeni elbiseler giymişti. 'Konya Şefkat Derneği'nin aydınlık yüzlü başkanı kimsesiz kadınlar ile bir de kapatılan Konya Genelevinden ayrılıp artık normal bir insan gibi yaşamak isteyen hayat kadınları için bir ev açtıklarını, onların her türlü ihtiyaçlarını halkın da yardımıyla karşıladıklarını anlatıyordu. Hacer Teyze de Derneğin evindeki yeni hayatından memnuniyetini, en önemlisi artık geceleri üşümediğini olanca sevecenliğiyle anlatıyordu.

    “Biz hiç kimsesi olmayan kadınlar ile geçmişlerine elveda demek isteyen hayat kadınlarına kapımızı açtık. Kendileri Derneğimizden ayrılmadıkları sürece de kimseyi kapının önüne bırakmıyoruz. Biliyoruz yaptığımız büyük bir şey değil, ama herhalde bir kaç insanı istemedikleri bir hayatı yaşamaktan kurtarabiliriz." diye devam ediyordu Başkan. Savaş Ay’ın
    “hakkınız da çeşitli dedikodular var” demesi üzerine başkan “Biz bunların neden çıkarıldığını biliyoruz. Bu insanları halen mal gibi kullanmak, sırtlarından para kazanmak isteyenler çıkarıyor bu dedikoduları, ama Konya’da herkes bizi tanır...” diye karşılık veriyordu. Hacer Teyze de Dernek hakkında çıkarılan dedikodulara öfkesini dile getiriyordu.
    ***
    Aradan iki hafta geçtikten sonra yine televizyonda aynı programda gördüm Hacer Teyzeyi; ama artık sadece görüntüsü vardı; kendisi yoktu. Konya Şefkat Derneğinin evinde elektrikli ocakla ısınırken tutuşup yanmıştı. Dernek başkanı hakkında dava açılmıştı. ‘Sabotaj’ ihtimali de yetkili mercilerce araştırılıyordu. Anlaşılan fuhuş mafyası da “ihmal sonucu ölüme sebebiyet vermek” suçunu dernek başkanına yüklemeye çalışıyor, Başkan da verilmeyecek hesaplarının olmadığını söylüyordu. Hacer Teyzeyle ilgili bölüm bitirilip bir başka bölüme geçildikten kısa bir süre sonra, Savaş Ay programa ara verip kanımı donduran bir duyuru yaptı: “İzmir’den Hacer Teyzemizin ‘yakını’ olduğunu söyleyen İbrahim Bey bizi aradı.

    Teyzemizin sıcağı çok sevdiğinden elektrikli ocağa fazla sokulmuş olabileceğini, bu nedenle de tutuşup yanmış olabileceğinden, hiç kimsenin suçlanmaması gerektiğini söyledi.”

    Kim bilir belki doğru söylüyordu Hacer Teyze'nin 'yakını', kimseyi suçlamamak gerekiyordu. Kim bilir, o yüreği bu iğrenç hayattan yana soğumuş kadın, yüreğini yeniden ısıtmanın yolunu, bizzat yüreğini ateşe atmakta bulmuştu..

     
     
     
     
    tavliören.Com © 2006 | designed by a-gentur