| |
İLK DERS
Abdullah Kaya 
Kıştı. Ankara'da soğuk bir akşam üzeriydi. Alphonse Daudet'nin "Pazartesi Öyküleri" kitabını aldım. Pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Dışarıda yavaştan uçuşan iri kar taneleri, birazdan lapa lapa yağacak karın habercisiydi sanki. Kitabı açtım, ilk öykü: "Son Ders"; bir de alt başlığı var: "Bir Küçük Alsace'lının Öyküsü" Küçük Alsace'lı Frantz anlatmaya başlıyor: "O sabah okula pek geç kalmıştım, azarlanacağım diye de ödüm kopuyordu Çünkü M.Hamel bizi participe'lerden sözlüye çekeceğini söylemişti. Ben bu konunun daha ilk sözcüğünü bile bilmiyordum. Bir an okulu asıp dağ tepe dolaşmak aklıma esti."
"Öğretmene görünmeden sırama geçivermek için bu gürültüye güveniyordum. Ama o gün de bir pazar sabahı gibi her şey pek dingindi. Açık pencereden, bizim arkadaşların yerlerine oturmuş olduklarını ve M.Hamel'in o korkunç demir cetveli koltuğunun altında, bir aşağı bir yukarı dolaştığını gördüm. Bana da kapıyı açıp bu derin sessizlik içinde sınıfa girmek düştü. Artık bendeki utanmayı, bendeki korkuyu sormayın!
Ama boşunaymış. M.Hamel hiç kızmadan bana baktı ve pek tatlı bir sesle:
-Koş yerine otur küçük Frantz'ım, dedi; az kalsın sensiz başlayacaktık.
Bir atlayışta hemen sırama oturuverdim. Ancak o zaman biraz kendime gelerek, bizim öğretmenin o güzelim yeşil redingotunu giymiş, göğsüne ince ince kırmalı dantelasını takmış ve ancak denetim ya da ödül dağıtım günlerinde giydiği kara ipekten işlemeli takkesini başına geçirmiş olduğunu fark ettim. Zaten bütün sınıfta olağanüstü bir tören havası vardı. Ama asıl garibime giden şey, sınıfın arkalarında her zaman bomboş duran sıralarda, köy halkının bizim gibi sessiz oturmasıydı. Üç köşeli şapkasıyla yaşlı Hauser, eski belediye başkanı, eski dağıtımcı, sonra daha başkaları da hep oradaydı. Hepsi de pek üzgün görünüyordu. Hauser yapraklarının kıyıları yenik, eski bir abece getirmiş, kitabı açmış dizlerine dayamış, kocaman gözlüklerini de sayfaların üzerine koymuştu.
Ben bu duruma şaşıp dururken, M.Hamel kürsüsüne çıktı ve beni karşılarken duyduğum aynı yumuşak ve ağırbaşlı sesiyle:
-Çocuklarım, dedi, size son kez olarak ders veriyorum. Alsace ve Lorraine okullarında Almanca’dan başka bir dil öğretilmemesi için Berlin'den emir geldi. Yeni öğretmen yarın burada olacak. Bugün sizin son Fransızca dersinizdir. İyice dikkat etmenizi rica ederim."
Başımı kaldırıyorum kitaptan. Pencerede dört çift göz kaçırıyorlar bakışlarını benden. Öyküde anlatılanlar ister istemez çocukluğuma götürüyor beni. Köyümüzün tek derslikli okulundan içeri giriyorum. İlkokul birinci sınıfının ilk dönemi sona ererken, bir gün Cafer Öğretmenimiz, ince uzun suratı, saçlarına göre daha açık kumral bıyıklarıyla içeri girmiş, biz birinci sınıflara dönüp "Okula başlayalı dört ay oldu. Türkçeyi yeterince öğrendiniz. Bundan sonra Kürtçe konuşmanızı yasaklıyorum. Bundan sonra Kürtçe Konuşmama Kolunun üyeleri, Kürtçe konuştuğunuzu duyarlarsa sizi de listelerine yazacaklar" demişti. Tabii ne sınıfın arkasında oturan yaşlılar vardı, ne de bir tören havası... Sesiz sedasız, çok doğal bir şeymişçesine karşılamıştık bu durumu, çocuk aklımızla. Köyümüzde olağanüstü bir havanın esmesine de neden olmamıştı bu durum. Çünkü bu durum artık doğallaştırılmıştı bizim için. Biz lanetliydik ve lanetlenmiş bir dilimiz vardı. Ve o dili konuşmamalıydık... Dışarıda kar iyice artıyor. Gözlerimi pencereden kitaba çevirirken pencere kenarında beni gizliden gözetleyen dört çift gözle göz göze geliyorum. Aldırmıyorum. Okumaya devam ediyorum, gözlerim yeniden, "Bugün sizin son Fransızca dersinizdir." cümlesine takılıyor. Pencereye dönüyorum yeniden, yine o dört çift göz kaçıyor benden. Sağ elimi çenemin altına koyup düşünüyorum... Birdenbire bir insana, bundan sonra anadilini konuşmasının yasak olduğu söylendiğinde, ne hissederdi, ne düşünürdü? İstanbul’da yapılmış bir anketi hatırlıyorum. İnsanlara “şu andan itibaren anadilinizle konuşmanız yasaklansa ne yaparsınız?” diye sorulmuştu. Cevapların arasında epey “intihar ederim” vardı. Çok düşündürücü, bir cevaptı bu. Öyle ya, anadili yasaklanan insan, uzun bir sürenin sonunda başkalaşarak yok oluyordu... İntiharda yok olmaktı. Ve insanların aklına gelen ilk cevaplardan biri olmuştu. Başımı kaldırıp pencereye bakıyorum. Dört çift göz yine kaçırıyorlar bakışlarını benden. Kar iyice artırmış hızını. Karla beraber Ankara derin bir sessizliğe gömülüyor. Başımı pencereden çeviremiyorum bir süre, çünkü biliyorum ki başımı çevirmemle beraber beni gözlemeye başlayacak o dört çift göz...
***
İki yanı dağ olan köyümüzdeki evimizin penceresinde gördüm ilk kez o dört çift gözü. Anadilimizin artık biz birinci sınıflara da yasaklandığı günden bir kaç gün sonrasıydı. Bir cumartesi günü, öğlene kadar olan eğitimimizi tamamlamış, ‘İstiklal Marşı’nı okuduktan sonra koşar adım dağılmıştık evlerimize. Kıştı ve yerler karla kaplıydı. Köyümüzün yamaçlarında kurulu olduğu kuzeydeki dağın yukarılarındaki çeşmeden akan sular, iki bahçe arasındaki yolu doğal bir buz pistine çevirmişti. Dayanamamış, çantamı bahçe duvarının üzerine bırakıp kaymaya başlamıştım... Ne kadar bir zaman kaydığımı bilmiyorum. Lapa lapa kar yağmaya başladığında kaymayı bırakıp eve dönmek için bahçe duvarının üzerindeki çantamı aldım. Ama ellerim o kadar üşümüştü ki çantayı tutamıyordum. Ellerim sızlıyor, çantayı bir sağ, bir sol elimle tutup götürmeye çalışıyordum. Islandığımı da fark etmemiştim. Bu arada çişimi de altıma kaçırmıştım. İmdadıma Köyümüzün emektar “Kuto”su yetişti. Sigaradan bıyıkları belirgin bir halde sararmış, saçlarına aklar düşmüş, şapkası her zaman bir yana devrilmiş, kötü niyet nedir bilmeyen, ‘bu dünyada cennetlik’ bu adam, Köyde dara düşen her insana Hızır gibi yetişirdi. Çantamı aldı, elimden tuttu, bir yandan da ‘ne bu halin, insan bu kadar kayar mı, bu kadar üşütür mü kendisini? Hastalanacaksın... Zatürre olacaksın... Okulundan kalacaksın...’ diye söylene söylene eve götürdü beni. Eve vardığımızda lapa lapa yağan kar iyice hızlanmıştı. Ablamın bütün ısrarlarına rağmen babamın evde olmaması üzerine içeri girmemişti Kuto. Yağan kara aldırmadan dönüp gitmişti.
Ablam beni alıp evin en sıcak odasına götürmüştü. Sobanın yanında oturtmuş, ıslak elbiseleri üzerimden çıkarıyordu. Bense "ez pir birçîme"(*) diye bağırıyor, bir yandan da altıma işediğimi ablama nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum. Ablam "Heger te sifte kincê xwe nexistin, te nexweş bibî"(**) diyerek bana cevap veriyordu. Ablam boğazlı kazağımı çıkarırken kafamı yukarı doğru çekmiş, gözlerim, normalden biraz daha yukarıda olan penceremizdeki o görüntüye takılmıştı: Lapa lapa yağan karın altında bakışlarımdan kaçan dört çift göz... Açlığımı ve üşümemi unutuyorum. Hemen kendimi toparlayıp ablamla Türkçe konuşmaya başlıyorum. Çünkü pencerede beni gizliden gözleyip dinleyenler Okulumuzdaki "Kürtçe Konuşmama Kolu"nun üyeleri. Her okuldaki kitaplık, temizlik, eğitsel çalışma kollarının yanında Kürt köylerin ilkokullarında fazladan Kürtçe Konuşmama Kolu vardı. Bu kolun üyelerinin görevi, okulda, evde, sokakta Kürtçe konuşanların numaralarını yazıp öğretmene bildirmekti. Şimdi de beni takibe almışlardı. Bunun için evimizin penceresinden beni dinliyorlardı.
(*)Ben çok açım.
(**)Eĝer önce elbiselerini çıkarmazsan hastalanacaksın.
Ablam elbiselerimi kurutmak için sobanın yakınına koyduğu sandalyenin üzerine seriyordu. Bense O'na altıma işediğimi, elbiselerimin yıkanması gerektiğini anlatarak işlediğim "suç"un ağırlığından kurtulmak istiyorum. Ama bir türlü hatırlayamıyorum "Bi xwede mîz kirin"ın(*) Türkçe’sini. Bir yandan da penceredeki dört çift gözü fark etmemiş gibi davranmaya çalışıyorum. Allah kahretsin bir türlü hatırlayamıyorum. Ablamsa büyük bir özenle seriyor elbiselerimi. Neydi? Neydi?.. Bir türlü hatırlayamıyorum. Pantolonumu da büyük bir özenle sobanın kenarına koyduğunda, her şeyi unutup bağırmıştım: "Min bixwede mîz kir!" Pencereye bakıyorum bakışlarını benden kaçıran dört çift göz ve şiddetle yağan lapa lapa kar...
Kitaba dönüyorum yeniden:
"-Seni azarlamayacağım, küçük Frantz'ım; nasıl olsa cezanı çekeceksin. Ya, böyle işte. İnsan her gün kendi kendine adam sende der; daha zamanım var. Yarın öğrenirim. Sonra başa gelir, gördün. Öğrenimini hep yarına bırakmak, bizim Alsace için büyük yıkım oldu. Şimdi bu adamların bize hem Fransız olduğunuzu ileri sürüyorsunuz, hem de daha dilinizi bilmiyorsunuz, demeye hakları yok mu? Benim zavallı Frantz'ım, bütün bu işlerdeki en büyük suçlu yine de sen değilsin. Bunda hepimizin ayrı yarı payı var.
Ana babalarınız bir şeyler öğrenmenize pek kulak asmadılar. Ceplerine birkaç metelik daha girsin diye sizleri tarlalarda, dokuma tezgahlarında çalıştırmayı yeğlediler. Ben de sanki az mı suçluyum? Çalışacak yerde size sık sık bahçeyi sulatmadım mı? Alabalık avına gitmek istediğim zaman okulu erken kapatmaktan çekinmedim mi?"
Oysa biz Frantz kadar şanslı değildik Bizi M.Hamel gibi şefkatli bir öğretmen beklemiyordu. Ertesi gün, benim gibi o 'kara liste'ye girdiğini bilen büyük 'suçlu'lar için, büyük bir korkuyla başlıyordu. Büyük bir korkuyla bekliyorduk,
(*)Altıma işedim.
Öğretmenimizin elini ceketinin iç cebine atıp ‘Kürtçe Konuşmama Kolu’nunun kendisine verdiği listeyi çıkarmasını. Bekleyiş büyük bir işkenceydi. Liste birinci derste çıkarsa işkence kısa sürmüş olurdu; ama bazen birinci, ikinci, üçüncü ders biter çıkmazdı... Bu bekleyiş bazen son derse kadar sürerdi. Uzun bekleyişler, birazdan yiyeceğimiz dayaktan daha büyük bir acı verirdi bize. O Pazartesi günü de öyle olmuştu. Birinci ders... İkinci ders... Son derse girmiştik. Derse başlamadan listeyi çıkardı Cafer Öğretmen. Numaralarımızı okudu: 17,21,33,12,13...kara tahtanın önünde dizildik. Numaraların okunması bitince öğretmenimiz de karşımıza geçti, aşağılayan bir tavırla bize tepeden bakıp tek tek her birimize hesap sormaya başladı:
“Neden Kürtçe konuştun?”
...........
“Neden Kürtçe konuştun?”
...........
“Neden Kürtçe konuştun? Neden?”
...........
“Neden Kürtçe konuştun? Kürtçe’nin yasak olduğunu bilmiyor musun?”
...........
Bu soruları hiçbirimiz hiçbir zaman yanıtlayamadık. Sahi insan anadilini neden konuşurdu? Bu, bir bebeğe "annenin memesini neden emiyorsun?" sorusunu sormak kadar saçmaydı. Bu soruların yanıtlarını henüz bulamadım. Ama böyle bir sorunun neden bizlere sorulduğunu biliyorum artık. Bu yanıtsız sorulardan sonrada dayak faslı başladı. Sıra bana geldiğinde tahtaya kalkmak istediğimi yani sözlü sınav olmak istediğimi söyledim. “Hayır” dedi Öğretmenimiz kaşlarını biraz daha çatarak ve ekledi: “Kürtçe konuştuğunda tahtaya kalkmakla bu dayaktan kurtulamazsın!” Bizim için "eğitimin" bir parçası olan dayaktan kurtulmanın tek yolu da sözlü sınav olmak, yani bizim dilimizde "tahtaya kalkmaktı." Ancak bir 'suç' bu affın kapsamında değilmiş: Kürtçe konuşmak. O 'suç' mutlaka dayakla cezalandırılırmış. Bunu da bu 'suç'tan yediğim ilk dayaktan sonra öğrenmiştim.
Öğretmenimizden değişik 'suç'lardan çok dayak yemiştim. Hiçbirinde Öğretmenimizin bu kadar büyük bir hırsla bizi dövdüğünü görmedim. Adam tepeden tırnağa öfke kesiliyor, yüzünden kan fışkıracak sanıyordum.
Dayaktan sonraki teneffüsü hatırlıyorum. Kürtçe Konuşmama Kolunun üyeleri uzun zaman yanımıza yaklaşamamışlardı. Bir süre sonra yanımıza geldiklerinde bizimle göz göze gelmeye utanmışlardı.
Onların pencerelerimizde bizden kaçırdıkları bakışlarını, sokaklarda köşelere gizlenip bizi dinlemelerini, oyunlarımıza katılmak isterken, üstüne basa basa Türkçe ‘ben de oynayayım mı’ derken ki mahçup hallerini iyice kanıksamıştık. Onlar için en büyük yıkım ise, bizim yanımızda Kürtçe konuşmaktı. Sık sık da olurdu bu durum. O zaman bizde onları şikayet edeceğimizi söyler, numaralarımızı ‘kara liste’lerinden sildirirdik. Hatta kimi zaman iki kez sildirirdik...
Bu büyük suçtan dolayı ilk kez dayak yediğim günün akşamı, başta babam olmak üzere hepimiz radyomuzun başına oturmuş Erivan radyosunu dinlemiştik yine. Büyük cızırtılar arasından Meyrem Xan'ın, Ayşe Şan'ın o büyülü seslerinin bir tınısını duymak için dikkat kesilmiştik hepimiz. Bense yaşadığım çelişkiyi çözmeye çalışıyordum. Radyonunun yayını bittiğinde her şeyi unutmuştum.
Dışarda kar iyice artmış, her taraf beyaza kesilmiş, insanlar evlerine çekilmişler. Geriye dönüp okuduğum bir cümleyi yeniden okuyorum:
"Şimdi bu adamların bize hem Fransız olduğunuzu ileri sürüyorsunuz, hem de daha dilinizi bilmiyorsunuz, demeye hakları yok mu?"
İlçemizin Ortaokulunda Kürt olduğumuz için bizimle alay eden okul arkadaşlarımın söyledikleri kafamda zonklamaya başlıyor:
"Kürtçe yazı yazılabiliyor mu?",
.........
"Kürtçe diye bir dil yoktur, olsaydı yazısı olurdu."
.........
"Hadi Kürtçe bir kitap göstersene!"
.........
M.Hammel böyle zamanlarda bizim halimizi görseydi acı acı gülümser ve küçük Franz’a söylediği bir cümleyi hatırlatırdı herhalde.: "Seni azarlamayacağım, küçük Frantz'ım; nasıl olsa cezanı çekeceksin.”
***
Aradan yıllar geçti. Köprülerin altından çok sular aktı. Ben artık bir “İlk Ders”i düşünüyorum. Ben “Son Ders”i yaşamadım Küçük Frantz gibi. Bizim “Son Ders” benden çok önce yaşanmıştı. O’nu yaşayan öğrenciler Frantz'ın duygularıyla, öğretmenler M.Hamel'in duygularıyla terketmişlerdi herhalde sınıflarını... Bunca yaşanandan sonra insan "ilk Ders"ine hangi duygularla girer?
Bilmiyorum. Herhalde önceden bunu tahmin etmek çok zor... Ama biliyorum. Gözleri ışıl ışıl çocuklar sınıfın ön sıralarında oturacak. Arkada ben ve diğer büyükler oturacağız.
Yaşlılar olacak o sınıfta; daha geç olmadan anadillerinde bir kaç kelime yazmayı öğrenmenin telaşındaki yaşlılar... Öğretmenimiz içeri girecek bizi anadilimizde selamlayarak. Herkes bir törene katılıyormuşçasına en güzel elbiselerini giymiş olacak. Sonra küçük-büyük herkes büyük bir merakla bekleyeceğiz öğretmenin bize öğreteceği ilk konuyu...
Anılarımdan uyanıyor dışarı bakıyorum. Dört çift göz bakışlarını kaçırıyor benden ve lapa lapa kar yağıyor...
|
|